Can Dündar

(1/3) > >>

amazonn:
Tam teslim olduk sanırken ekran­daki çerçöpün hükümranlığı­na, yağmurlarla gelen bir şiir, aniden geceye sızıp can suyu veriyor kurak ruhlarımıza:

"Gözyaşlarının gücü vardı eskiden" diyor Adnan Özer,

"...ırmak yüklü adamlardık,
tuz katarlarının ardınca giden
gölgemizde damlaların bıraktığı izlerden
açılırdı hayal,
tu­zun suda bukağısı çözülürken..."

Şiir çekip alıyor bizi gömüldüğümüz seviye­siz bataklığın kucağından... Dizelere yapışıp ayaklanıyoruz.


Meğer ne çok olmuş O'nu kovalı hayatımız­dan... Ne çok olmuş, uykuda bir sevgilinin alnına bir minik buse, sofranın kenarına bir küçük mum kondurmayışımız.

Abdülhak Hamid, kendisinden 40 küsur yaş küçük Lüsiyen'ine yazdığı mektuplara "Bahar-ı Ömrüm" diye başlıyordu:

"Bahar-ı ömrüm; aşk bir maniadır ki ya aş­mak veya tahrip etmek lazım; yahut da huzu­runda kalmak ve yok olmak..."

Biz, tahrip ettik o "mania"yı; huzurunda kalmanın bedelini göze alamadığımızdan...

O yüzdendir "ömrümün baharı" diye başla­yan mektuplar almamamız nicedir...

Sevdiğine "Yüreğim" diyen o tılsımlı zerafeti yitirdiğimizden beridir, burkulmaz oldu yü­reğimiz bunca nefretin karşısında...

Gözyaşlarımız gücünü kaybetti.

Şimdi şairler ağlıyor bizim yerimize, bizim halimize...

Yeni yetmeler şarkı sözü ezberliyor art taşlama yerine küfür, seranad yerine taciz...

Felaket haberlerine alışırken şehir, "dilsiz bir kuytuda ölüyor şiir"...

"Şiir toplumdan kopmuyor, asıl toplum şiir­den kopuyor" demişti Tuğrul Tanyol, birkaç yıl önce, yaklaşan bir ihaneti haber verircesine...

Şiir, popüler kültür gibi lümpenleşmeyle uzlaşmamış, direnmiş ve belki de o yüzden oku­runu yitirmişti.

Akın akın loto kuponu doldurmaya koşan bir kalabalığın ardından dizeler haykırmak, ancak bir şairin göze alabileceği bir soylu dire­niş, bir nafile çabaydı.

Duymadı toplum...

Ucuz pop şarkıları söyleyerek başıbozuk bir dere gibi akarken, önüne kattı sanattan yana ne varsa; bir tek şiir hariç...

Şiir, soylu bir çınar gibi direndi köklerini oyan bu sele... Terkedilmiş bir sevdalı gibi ya­payalnız ama mağrur durdu tarihin akışına inat...

Ve sonunda bir o kaldı soysuzlaşan ruhları­mızı avutacak...

Haydi bir şiir okuyun bugün...

Bunaldıysanız haberlerin aleladeliğinden, sıkıldıysanız şarkıcı dedikodularından, futbol­cu fıkralarından, lotaryayla köşe dönme he­saplarından, bıktıysanız ekranların, sayfaların işportacı ağızlarından gelin, siz de şiire sığı­nın...

...ve hatırlamaya çalışın bir zamanlar nasıl,

"ırmak yüklü adamlardık,
tuz katarlarının ardınca giden...
Yağmur bir dua gibi geçerdi pencerelerden
yetim insan, toprağın vicdanıyla doyardı
gözyaşlarının gücü vardı eskiden."

Can Dündar

HERCAİ

Çok uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar. Her bahar diğer çiçekler gibi onlarda açıp güneşe merhaba derler.Fakat bir bahar bahar başlangıcı bu çiçeklerden biri diğerine; Biz diğer çiçekler gibi bu bahar açmayalım kışın ortasında herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki bütün doğa bize ait olsun der. Ve ikisi de o bahar açmamaya karar verirler.

Biri açmak için kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken, diğeri o yaz açar. O gün bugündür karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe Kardelen, sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğede Hercai denilir.

İşte bu yüzden hayırsız sevgiliye Hercai denilir....

Can Dündar




razı mısın???  
>Evinin seni içine sıgdıramayacak kadar dar oldugunu
>fark edeceksin...
>Sokaga firlayacaksın...
>Sokaklar da dar gelecek...
>Tıpkı vücudunun yüregine dar geldigi gibi...
>Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl
>gökyüzü...
>Kendini tasıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir
>yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin...
>Birileri sana bir seyler anlatacak durmadan...
>"Önemli olan saglık."
>"Yasamak güzel."
>"Bos ver, her sey unutulur."
>Sen hiçbirini duymayacaksın...
>Göz yaslarından etrafı göremez hale geleceksin...
>Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az
>sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok
>seveceksin...
>Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
>"Ölüme çare bulundu" ya da "Yarın kıyamet
>kopacakmıs" deseler basını
>kaldırıp Ne dedin?" diye sormayacaksın...
>Yalnız kalmak isteyeceksin...
>Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
>Ikisi de yetmeyecek...
>Geçmişi düşüneceksin...
>Neredeyse dakika dakika...
>Ama kötüleri atlayarak...
>Onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin...
>Gittigin yerlere gitmek...
>Bu sana hiç iyi gelmeyecek...
>Ama bile bile yapacaksın...
>Biri sana içindeki acıyı söküp atabilecegini
>söylese,kaçacaksın...
>Aslında kurtulmak istedigin halde, o acıyı
>yasamak için direneceksin...
>Hayatının geri kalanını onu düsünerek geçirmek
>isteyeceksin....
>Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
>Herkesi ona benzetip...
>Kimseyi onun yerine koyamayacaksın...
>Hiçbir sey oyalamayacak seni...
>Ilaçlara sıgınacaksın...
>Birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu
>unutturmayan.
>Sadece bir müddet buzlu camın arkasından
>seyrettiren...
>Bütün sarkılar sizin için yazılmıs gibi
>gelecek... Bogazın dügümlenecek,
>dinleyemeyeceksin...
>Uyumak zor, uyanmak kolay
>olacak...
>Sabahı iple çekeceksin...
>Bazen de "Hiç günes dogmasa" diyeceksin...
>Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
>Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
>Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne
>çıkana sarılmak isteyeceksin
>Nafile...
>Düsüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
>Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istedigin...
>Her sıçrayarak uyandıgında onun adını söyledigini
>fark edeceksin...
>Telefonun çalmasını bekleyeceksin...
>Aramayacagını bile bile...
>Her çaldıgında yüregin agzina gelecek...
>Aglamaklı konusacaksın arayanlarla...
>Yüregin burkulacak...
>Canın yanacak...
>Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
>Hayata dair hiçbir sey yapmak gelmeyecek içinden...
>Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp
>tutusacaksın...
>Defalarca aradıgi günlerin kıymetini bilmedigin
>için nefret edeceksin...
>Yasadıgın sehri terk etmek isteyeceksin...
>Onunla hiçbir anının olmadigi bir yerlere gidip
>yerlesmek...
>Ama bir umut...
>Onunla bir gün bir yerde karsılasma umudu...
>Bu umut seni gitmekten alıkoyacak...
>Gel gitler içinde yasayacaksın...
>Buna yasamak denirse...
>
>****
>Razı mısın bütün bunlara...?
>Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye...?
>O halde aşık olabilirsin
>
>Can Dündar

sine:
bence uğraştına deymiş...can dündar herz.....i gbi dehşet kalemini oynatmış.

gothic:
Razıyım günde binlerce kez ölüp ölüp dirilmeye.

Kısrak:
Kış Güneşi Altında..

Sadece kimsesiz ge­milerle miskin ke­dileri barındıran ıssız bir sahil kasa­basında çakırkeyif bir yılbaşı ertesi...
Kış güneşi, yanlış za­manda açmış bir bahar çiçeği gibi sıcak gülüm­seyip ısıtıyor tenimizi...

Kimsesiz gemiler, bu­runlarını açık denizlere dikmiş yalpalıyorlar sahil boyunca... Miskin kedi­ler toprakla güneş arasında mahmur...

Dostlarla paylaşılan salaş bir meyhanenin ah­şap masasında, 25 yılını denize vermiş Hasan Kaptan, kocaman kırmızı yanaklar ve ışıltılı göz­lerle hayatı özetliyor: "Deniz, balık, güzel kadın, sağlıklı çocuklar...Hepsi bu...!"

Zamanın sakin ve telaşsız aktığı bu dalga boyun­da saat sorulursa bozuluyor kaptan: "O yok işte bu­rada" diyor kızgın, "Burada gündoğumu var, günbatımı var, balık vakti var, ama saat yok..."

Metropol telaşlarından hayli uzakta bir başka hayat, midye kabuğunun arasından ışıldayan bir inci tanesi gibi gülümsüyor.

Neredeyse unutmaya yüz tuttuğumuz bir hu­zur, bizi yeni bir yılın ilk adımlarında güneşle top­rak arasında yakalayıp kollarına alıyor. Tabanları­mızda topraktan yayılan ısı, kulaklarımızda deni­zin tuzlu sesi ve göz kapaklarımızda kış güneşinin busesi...

Bir koca yılı henüz eskitmişken ve yeni bir yılı, içinde ne olduğunu kestiremediğimiz, el değme­miş bir yılbaşı hediyesi gibi paketinden çıkarmaya hazırlanırken bütün bir yaşamıyla hesaplaşmak istiyor insan...

Yüzyıllık bir savaşın, sadece yılbaşlarında mola veren yorgun askerleri gibi, akrep ve yelkovanın durduğu bir su başında bilançoya oturmak isti­yorsunuz.

Acaba ne kadar yara aldık savaşta? Ne kadarı­nı gösteriyor, ne kadarını gizliyoruz?

Ne kadarı açık yaralarımız, ne kadarı iç kana­malarımız?

Zaferler çıkarabildik mi mağlubiyetlerimiz­den..?

Süresini ve yörüngesini bilmeden çıktığımız bu yolculuğun neresindeyiz acaba... ve daha kaç ge­mi var içinde olmak isterken ardından el sallaya­cağımız?

Merak etmiyor musunuz; ne kadarı gözyaşı ka­lan yaşamınızın, ne kadarı kahkaha..?

Geride kalan yılların ne kadarından gururlu, ne kadarından pişmansınız?

Ne kadarını kurumuş sonbahar yaprakları gibi süpürüp atmak isterdiniz belleğinizden, ne kada­rım saklardınız kutsal bir emanet gibi...?

Yaşam terazinizde "Keşke hiç yaşamasaydım" dedikleriniz mi, hep tekrarlansın istedikleriniz mi ağır basardı?

İnsana gecikmiş bir baharı çağrıştıran ılık kış gü­neşi altında kısa bir mola verince insan, sahile de­mirlemiş mahmur gemiler gibi kendini suların yalpalayışına bırakıp maziyi tartıya vurmak istiyor.

Ne kaldı geriye bunca telaştan..?

Avucunuzun içinden kayıveren sular gibi yitip giden yıllar geride ne tortu bırakıyor?

Kendinizi bütün kazılmış siperlerinizin dışına koyup, bütün kalkanlarınızı indirdiğinizde, çırıl­çıplak karşısına geçtiğiniz yaşam aynasında ne görüyorsunuz?

Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarına, onca hızla çevirdiğiniz akreplere, yelkovanlara, içine gönüllü daldığınız o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığınızda ne hissediyorsunuz?

"Ne kadarı benim hayatım..." diye soruyor mu­sunuz; "...ne kadarını başkaları yaşamış benim yerim.ya da ben başkalarının...?"

"Aynadakinin ne kadarı ben'im, ne kadarı oy­nadıklarım...?"

Yamaçlarında gölgelerin oynaştığı kederli anı­lar ve ışıltılı yaş günlerinden kaçını "keşke yeni­den yaşanabilseler" diyerek anımsıyorsunuz?

Karlı bir dağ zirvesine ya da bir şömine alevine bakarken dalıp gittiğinizde "Neden zirvede deği­lim"! mi düşünüyorsunuz, "iyi ki uçuruma düş­medim"i mi...?

Sadece kimsesiz gemilerle miskin kedileri ba­rındıran ıssız bir sahil kasabasında yakaladığınız bir geniş zamanda, geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman arasında gidip gelirken en çok ne gelirdi aklınıza...?

Sizi bilmem ama ben akıbeti meçhul bir yeni yılın eşiğinde sürpriz bir kış güneşi göz kapakları­mı yalarken sadece sevgiyi düşündüm.

Sevgiyi koydum kum saatinin dolu dizgin akıp gi­den kumlarının her bir zerresine... kışın açık deniz­lere bakarak bekleşen kimsesiz gemilerin güvertesi­ne; geçmiş zamanın, şimdiki zamanın ve gelecek zamanın öznesine hep sevgiyi koydum...

Çünkü bir tek sevgi var elimizde; bunca yıldan damıtılıp gelen...

Ve metropol haragülesinden uzakta, kocaman kırmızı yanaklarla gülümseyerek bir başka hayattan haberler veren Hasan Kaptan'ın yalancısıyım ki;

...yine bir tek o kalacak, yaşanacak yıllardan da geriye...

Bir tek sevgi olacak bunca telaştan artakalan...

...öteki yalan...

Amélie:
16 Haziran 1961 yılında Ankara’da doğdu. 1982 yılında A.Ü. S.B.F. Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1979’den itibaren sırasıyla Yankı, Hürriyet, Nokta, Haftaya Bakış, Söz ve Tempo’da çalıştı. 1986’da İngiltere’de “London School of Journalism”i bitirdi. ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde Siyaset Bilimi dalında yüksek lisansını 1988’de, aynı bölümünde doktorasını 1996 ‘da tamamladı.
Televizyona 1988’de TRT’de başladı. 1989’da “32.Gün”de çalışmaya başladı. Mehmet Ali Birand ve Bülent Çaplı ile birlikte 1991’de “Demirkırat”ı, 1994’de “12 Mart”ı yaptı.
1992’de “Cumhuriyet’in Kraliçeleri”ni, 1993’de “Sarı Zeybek”i hazırladı.
1993-94 yıllarında Birand’la birlikte “Çapraz Ateş”i yaptılar.
1994-95 yıllarında “Gölgedekiler” belgesel dizisini hazırladı.
1996-97’de hazırladığı 10 bölümlük “Aynalar” belgeseli Show Tv’de yayınlandı. Yine Show Tv’de 2 yıl süre ile “40 Dakika” haber programını hazırlayıp sundu.
1998’de “Yükselen Bir Deniz”i hazırladı.
1999’da “İsmet Paşa” belgeselini Bülent Çaplı ile birlikte hazırladı.

"Zaten Tiyatro Dediğin Nedir Ki?" isimli Devlet Tiyatroları belgeselini 1999’da hazırladı. Köy Enstitüleri için hazırladığı belgesel  2000 yılında ATV'de yayınlandı. 2000 yılında NTV'ye 10  bölümlük “4.Nesil” ve “İş Bankası” belgesellerini , 2001’de CNN Türk’e “Halef” belgeselini hazırladı.
2002 Ocak ayında hazırladığı Nazım Hikmet belgeseli CNN Türk kanalında yayınlandı.
2002’de 3 bölümlük Fenerbahçe’nin tarihinin anlatıldığı “Bahçedeki Fener” belgeselini hazırladı.
2003 yılında “Bir Yaşam İksiri”belgeselini ve “O Gün” belgesel dizisini , 2004’te “Yüzyılın Aşkları” ve “Karaoğlan”ı hazırladı.
2005 yılında "Yetiştik Çünkü Biz!.." Mülkiye Belgeseli'ni hazırladı.
2006 Şubat'ında Adnan Menderes-Ayhan Aydan aşkını anlatan "Tatarım" belgeselini yaptı.
Köşe yazarlığı 1994'te Aktüel'de başladı. Aynı yıl günlük köşe yazıları yazmaya başladığı Yeni Yüzyıl gazetesinde 5 yıl çalıştı. 1999 Ocak'ından 2000 Aralık sonuna kadar Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.
2001 Ocak ayından beri Milliyet Gazatesinde köşe yazılarına devam etmekte.
1994-2005 yılları arasında Aktüel dergisinde köşe yazıları yazdı.

Basılı Kitapları; “Demirkırat” , “12 Mart”, “Sarı Zeybek”, “Gölgedekiler”, “Hayata ve Siyasete Dair”, “Yağmurdan Sonra”, “Ergenekon” , “Yarim Haziran”, “Benim Gençliğim”, “Köy Enstitüleri”, “Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor”, “Nereye?”, “Uzaklar”, “Yükselen Bir Deniz”, “Savaşta Ne Yaptın Baba?”, “Büyülü Fener”, “Bir Yaşam İksiri”, “Atatürk Aramızda”, “Sedat Alp”, "Kırmızı Bisiklet", “Yıldızlar”, “Duvar”, “Nazım”, “İlk Durak-İETT”, "Özel Arşivinden Belgeler ve Anılarıyla Vehbi Koç", "Yüzyılın Aşkları" .
Can Dündar evli ve bir çocuk babası.

ALINTIDIR

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Şebokolik Dergi Haftanın Röportajı/ Rockoza Dergi Haftanın Röportajı