Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Can Dündar  (Okunma Sayısı 14458 defa) Bookmark and Share
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
amazonn
Ziyaretçi
« : Mayıs 21, 2006, 12:27 »

Tam teslim olduk sanırken ekran­daki çerçöpün hükümranlığı­na, yağmurlarla gelen bir şiir, aniden geceye sızıp can suyu veriyor kurak ruhlarımıza:

"Gözyaşlarının gücü vardı eskiden" diyor Adnan Özer,

"...ırmak yüklü adamlardık,
tuz katarlarının ardınca giden
gölgemizde damlaların bıraktığı izlerden
açılırdı hayal,
tu­zun suda bukağısı çözülürken..."

Şiir çekip alıyor bizi gömüldüğümüz seviye­siz bataklığın kucağından... Dizelere yapışıp ayaklanıyoruz.


Meğer ne çok olmuş O'nu kovalı hayatımız­dan... Ne çok olmuş, uykuda bir sevgilinin alnına bir minik buse, sofranın kenarına bir küçük mum kondurmayışımız.

Abdülhak Hamid, kendisinden 40 küsur yaş küçük Lüsiyen'ine yazdığı mektuplara "Bahar-ı Ömrüm" diye başlıyordu:

"Bahar-ı ömrüm; aşk bir maniadır ki ya aş­mak veya tahrip etmek lazım; yahut da huzu­runda kalmak ve yok olmak..."

Biz, tahrip ettik o "mania"yı; huzurunda kalmanın bedelini göze alamadığımızdan...

O yüzdendir "ömrümün baharı" diye başla­yan mektuplar almamamız nicedir...

Sevdiğine "Yüreğim" diyen o tılsımlı zerafeti yitirdiğimizden beridir, burkulmaz oldu yü­reğimiz bunca nefretin karşısında...

Gözyaşlarımız gücünü kaybetti.

Şimdi şairler ağlıyor bizim yerimize, bizim halimize...

Yeni yetmeler şarkı sözü ezberliyor art taşlama yerine küfür, seranad yerine taciz...

Felaket haberlerine alışırken şehir, "dilsiz bir kuytuda ölüyor şiir"...

"Şiir toplumdan kopmuyor, asıl toplum şiir­den kopuyor" demişti Tuğrul Tanyol, birkaç yıl önce, yaklaşan bir ihaneti haber verircesine...

Şiir, popüler kültür gibi lümpenleşmeyle uzlaşmamış, direnmiş ve belki de o yüzden oku­runu yitirmişti.

Akın akın loto kuponu doldurmaya koşan bir kalabalığın ardından dizeler haykırmak, ancak bir şairin göze alabileceği bir soylu dire­niş, bir nafile çabaydı.

Duymadı toplum...

Ucuz pop şarkıları söyleyerek başıbozuk bir dere gibi akarken, önüne kattı sanattan yana ne varsa; bir tek şiir hariç...

Şiir, soylu bir çınar gibi direndi köklerini oyan bu sele... Terkedilmiş bir sevdalı gibi ya­payalnız ama mağrur durdu tarihin akışına inat...

Ve sonunda bir o kaldı soysuzlaşan ruhları­mızı avutacak...

Haydi bir şiir okuyun bugün...

Bunaldıysanız haberlerin aleladeliğinden, sıkıldıysanız şarkıcı dedikodularından, futbol­cu fıkralarından, lotaryayla köşe dönme he­saplarından, bıktıysanız ekranların, sayfaların işportacı ağızlarından gelin, siz de şiire sığı­nın...

...ve hatırlamaya çalışın bir zamanlar nasıl,

"ırmak yüklü adamlardık,
tuz katarlarının ardınca giden...
Yağmur bir dua gibi geçerdi pencerelerden
yetim insan, toprağın vicdanıyla doyardı
gözyaşlarının gücü vardı eskiden."

Can Dündar

HERCAİ

Çok uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar. Her bahar diğer çiçekler gibi onlarda açıp güneşe merhaba derler.Fakat bir bahar bahar başlangıcı bu çiçeklerden biri diğerine; Biz diğer çiçekler gibi bu bahar açmayalım kışın ortasında herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki bütün doğa bize ait olsun der. Ve ikisi de o bahar açmamaya karar verirler.

Biri açmak için kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken, diğeri o yaz açar. O gün bugündür karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe Kardelen, sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğede Hercai denilir.

İşte bu yüzden hayırsız sevgiliye Hercai denilir....

Can Dündar




razı mısın???  
>Evinin seni içine sıgdıramayacak kadar dar oldugunu
>fark edeceksin...
>Sokaga firlayacaksın...
>Sokaklar da dar gelecek...
>Tıpkı vücudunun yüregine dar geldigi gibi...
>Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl
>gökyüzü...
>Kendini tasıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir
>yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin...
>Birileri sana bir seyler anlatacak durmadan...
>"Önemli olan saglık."
>"Yasamak güzel."
>"Bos ver, her sey unutulur."
>Sen hiçbirini duymayacaksın...
>Göz yaslarından etrafı göremez hale geleceksin...
>Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az
>sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok
>seveceksin...
>Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
>"Ölüme çare bulundu" ya da "Yarın kıyamet
>kopacakmıs" deseler basını
>kaldırıp Ne dedin?" diye sormayacaksın...
>Yalnız kalmak isteyeceksin...
>Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
>Ikisi de yetmeyecek...
>Geçmişi düşüneceksin...
>Neredeyse dakika dakika...
>Ama kötüleri atlayarak...
>Onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin...
>Gittigin yerlere gitmek...
>Bu sana hiç iyi gelmeyecek...
>Ama bile bile yapacaksın...
>Biri sana içindeki acıyı söküp atabilecegini
>söylese,kaçacaksın...
>Aslında kurtulmak istedigin halde, o acıyı
>yasamak için direneceksin...
>Hayatının geri kalanını onu düsünerek geçirmek
>isteyeceksin....
>Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
>Herkesi ona benzetip...
>Kimseyi onun yerine koyamayacaksın...
>Hiçbir sey oyalamayacak seni...
>Ilaçlara sıgınacaksın...
>Birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu
>unutturmayan.
>Sadece bir müddet buzlu camın arkasından
>seyrettiren...
>Bütün sarkılar sizin için yazılmıs gibi
>gelecek... Bogazın dügümlenecek,
>dinleyemeyeceksin...
>Uyumak zor, uyanmak kolay
>olacak...
>Sabahı iple çekeceksin...
>Bazen de "Hiç günes dogmasa" diyeceksin...
>Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
>Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
>Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne
>çıkana sarılmak isteyeceksin
>Nafile...
>Düsüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
>Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istedigin...
>Her sıçrayarak uyandıgında onun adını söyledigini
>fark edeceksin...
>Telefonun çalmasını bekleyeceksin...
>Aramayacagını bile bile...
>Her çaldıgında yüregin agzina gelecek...
>Aglamaklı konusacaksın arayanlarla...
>Yüregin burkulacak...
>Canın yanacak...
>Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
>Hayata dair hiçbir sey yapmak gelmeyecek içinden...
>Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp
>tutusacaksın...
>Defalarca aradıgi günlerin kıymetini bilmedigin
>için nefret edeceksin...
>Yasadıgın sehri terk etmek isteyeceksin...
>Onunla hiçbir anının olmadigi bir yerlere gidip
>yerlesmek...
>Ama bir umut...
>Onunla bir gün bir yerde karsılasma umudu...
>Bu umut seni gitmekten alıkoyacak...
>Gel gitler içinde yasayacaksın...
>Buna yasamak denirse...
>
>****
>Razı mısın bütün bunlara...?
>Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye...?
>O halde aşık olabilirsin
>
>Can Dündar
« Son Düzenleme: Ağustos 30, 2007, 15:31 Gönderen: aLone she » Kayıtlı
sine
Yeni Üye


Teşekkür Sayısı 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2



« Yanıtla #1 : Şubat 23, 2007, 18:11 »

bence uğraştına deymiş...can dündar herz.....i gbi dehşet kalemini oynatmış.
« Son Düzenleme: Ocak 12, 2009, 20:13 Gönderen: going under » Kayıtlı

şeboyu klonlamalıyıs:)
gothic
Yeni Üye


Teşekkür Sayısı 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12



« Yanıtla #2 : Mayıs 16, 2007, 21:45 »

Razıyım günde binlerce kez ölüp ölüp dirilmeye.
« Son Düzenleme: Mayıs 16, 2007, 21:49 Gönderen: theflood_rain » Kayıtlı

YANLIZLIĞIMLA İYİ GEÇİNİRİM
AMA BEKLENMEDİK YANLIZLIKLAR
BENİ KORKUTUR
      SEBOOOO
Kısrak
Meryem / Sefa
Sebokolik
*****

Teşekkür Sayısı 111
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7,353


evLi...


« Yanıtla #3 : Ağustos 30, 2007, 15:43 »

Kış Güneşi Altında..

Sadece kimsesiz ge­milerle miskin ke­dileri barındıran ıssız bir sahil kasa­basında çakırkeyif bir yılbaşı ertesi...
Kış güneşi, yanlış za­manda açmış bir bahar çiçeği gibi sıcak gülüm­seyip ısıtıyor tenimizi...

Kimsesiz gemiler, bu­runlarını açık denizlere dikmiş yalpalıyorlar sahil boyunca... Miskin kedi­ler toprakla güneş arasında mahmur...

Dostlarla paylaşılan salaş bir meyhanenin ah­şap masasında, 25 yılını denize vermiş Hasan Kaptan, kocaman kırmızı yanaklar ve ışıltılı göz­lerle hayatı özetliyor: "Deniz, balık, güzel kadın, sağlıklı çocuklar...Hepsi bu...!"

Zamanın sakin ve telaşsız aktığı bu dalga boyun­da saat sorulursa bozuluyor kaptan: "O yok işte bu­rada" diyor kızgın, "Burada gündoğumu var, günbatımı var, balık vakti var, ama saat yok..."

Metropol telaşlarından hayli uzakta bir başka hayat, midye kabuğunun arasından ışıldayan bir inci tanesi gibi gülümsüyor.

Neredeyse unutmaya yüz tuttuğumuz bir hu­zur, bizi yeni bir yılın ilk adımlarında güneşle top­rak arasında yakalayıp kollarına alıyor. Tabanları­mızda topraktan yayılan ısı, kulaklarımızda deni­zin tuzlu sesi ve göz kapaklarımızda kış güneşinin busesi...

Bir koca yılı henüz eskitmişken ve yeni bir yılı, içinde ne olduğunu kestiremediğimiz, el değme­miş bir yılbaşı hediyesi gibi paketinden çıkarmaya hazırlanırken bütün bir yaşamıyla hesaplaşmak istiyor insan...

Yüzyıllık bir savaşın, sadece yılbaşlarında mola veren yorgun askerleri gibi, akrep ve yelkovanın durduğu bir su başında bilançoya oturmak isti­yorsunuz.

Acaba ne kadar yara aldık savaşta? Ne kadarı­nı gösteriyor, ne kadarını gizliyoruz?

Ne kadarı açık yaralarımız, ne kadarı iç kana­malarımız?

Zaferler çıkarabildik mi mağlubiyetlerimiz­den..?

Süresini ve yörüngesini bilmeden çıktığımız bu yolculuğun neresindeyiz acaba... ve daha kaç ge­mi var içinde olmak isterken ardından el sallaya­cağımız?

Merak etmiyor musunuz; ne kadarı gözyaşı ka­lan yaşamınızın, ne kadarı kahkaha..?

Geride kalan yılların ne kadarından gururlu, ne kadarından pişmansınız?

Ne kadarını kurumuş sonbahar yaprakları gibi süpürüp atmak isterdiniz belleğinizden, ne kada­rım saklardınız kutsal bir emanet gibi...?

Yaşam terazinizde "Keşke hiç yaşamasaydım" dedikleriniz mi, hep tekrarlansın istedikleriniz mi ağır basardı?

İnsana gecikmiş bir baharı çağrıştıran ılık kış gü­neşi altında kısa bir mola verince insan, sahile de­mirlemiş mahmur gemiler gibi kendini suların yalpalayışına bırakıp maziyi tartıya vurmak istiyor.

Ne kaldı geriye bunca telaştan..?

Avucunuzun içinden kayıveren sular gibi yitip giden yıllar geride ne tortu bırakıyor?

Kendinizi bütün kazılmış siperlerinizin dışına koyup, bütün kalkanlarınızı indirdiğinizde, çırıl­çıplak karşısına geçtiğiniz yaşam aynasında ne görüyorsunuz?

Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarına, onca hızla çevirdiğiniz akreplere, yelkovanlara, içine gönüllü daldığınız o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığınızda ne hissediyorsunuz?

"Ne kadarı benim hayatım..." diye soruyor mu­sunuz; "...ne kadarını başkaları yaşamış benim yerim.ya da ben başkalarının...?"

"Aynadakinin ne kadarı ben'im, ne kadarı oy­nadıklarım...?"

Yamaçlarında gölgelerin oynaştığı kederli anı­lar ve ışıltılı yaş günlerinden kaçını "keşke yeni­den yaşanabilseler" diyerek anımsıyorsunuz?

Karlı bir dağ zirvesine ya da bir şömine alevine bakarken dalıp gittiğinizde "Neden zirvede deği­lim"! mi düşünüyorsunuz, "iyi ki uçuruma düş­medim"i mi...?

Sadece kimsesiz gemilerle miskin kedileri ba­rındıran ıssız bir sahil kasabasında yakaladığınız bir geniş zamanda, geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman arasında gidip gelirken en çok ne gelirdi aklınıza...?

Sizi bilmem ama ben akıbeti meçhul bir yeni yılın eşiğinde sürpriz bir kış güneşi göz kapakları­mı yalarken sadece sevgiyi düşündüm.

Sevgiyi koydum kum saatinin dolu dizgin akıp gi­den kumlarının her bir zerresine... kışın açık deniz­lere bakarak bekleşen kimsesiz gemilerin güvertesi­ne; geçmiş zamanın, şimdiki zamanın ve gelecek zamanın öznesine hep sevgiyi koydum...

Çünkü bir tek sevgi var elimizde; bunca yıldan damıtılıp gelen...

Ve metropol haragülesinden uzakta, kocaman kırmızı yanaklarla gülümseyerek bir başka hayattan haberler veren Hasan Kaptan'ın yalancısıyım ki;

...yine bir tek o kalacak, yaşanacak yıllardan da geriye...

Bir tek sevgi olacak bunca telaştan artakalan...

...öteki yalan...

Kayıtlı
Amélie
..siyah eLbiseli kız || HYY..
Klasik Üye
**

Teşekkür Sayısı 86
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 473



« Yanıtla #4 : Aralık 26, 2007, 18:39 »

16 Haziran 1961 yılında Ankara’da doğdu. 1982 yılında A.Ü. S.B.F. Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1979’den itibaren sırasıyla Yankı, Hürriyet, Nokta, Haftaya Bakış, Söz ve Tempo’da çalıştı. 1986’da İngiltere’de “London School of Journalism”i bitirdi. ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde Siyaset Bilimi dalında yüksek lisansını 1988’de, aynı bölümünde doktorasını 1996 ‘da tamamladı.
Televizyona 1988’de TRT’de başladı. 1989’da “32.Gün”de çalışmaya başladı. Mehmet Ali Birand ve Bülent Çaplı ile birlikte 1991’de “Demirkırat”ı, 1994’de “12 Mart”ı yaptı.
1992’de “Cumhuriyet’in Kraliçeleri”ni, 1993’de “Sarı Zeybek”i hazırladı.
1993-94 yıllarında Birand’la birlikte “Çapraz Ateş”i yaptılar.
1994-95 yıllarında “Gölgedekiler” belgesel dizisini hazırladı.
1996-97’de hazırladığı 10 bölümlük “Aynalar” belgeseli Show Tv’de yayınlandı. Yine Show Tv’de 2 yıl süre ile “40 Dakika” haber programını hazırlayıp sundu.
1998’de “Yükselen Bir Deniz”i hazırladı.
1999’da “İsmet Paşa” belgeselini Bülent Çaplı ile birlikte hazırladı.

"Zaten Tiyatro Dediğin Nedir Ki?" isimli Devlet Tiyatroları belgeselini 1999’da hazırladı. Köy Enstitüleri için hazırladığı belgesel  2000 yılında ATV'de yayınlandı. 2000 yılında NTV'ye 10  bölümlük “4.Nesil” ve “İş Bankası” belgesellerini , 2001’de CNN Türk’e “Halef” belgeselini hazırladı.
2002 Ocak ayında hazırladığı Nazım Hikmet belgeseli CNN Türk kanalında yayınlandı.
2002’de 3 bölümlük Fenerbahçe’nin tarihinin anlatıldığı “Bahçedeki Fener” belgeselini hazırladı.
2003 yılında “Bir Yaşam İksiri”belgeselini ve “O Gün” belgesel dizisini , 2004’te “Yüzyılın Aşkları” ve “Karaoğlan”ı hazırladı.
2005 yılında "Yetiştik Çünkü Biz!.." Mülkiye Belgeseli'ni hazırladı.
2006 Şubat'ında Adnan Menderes-Ayhan Aydan aşkını anlatan "Tatarım" belgeselini yaptı.
Köşe yazarlığı 1994'te Aktüel'de başladı. Aynı yıl günlük köşe yazıları yazmaya başladığı Yeni Yüzyıl gazetesinde 5 yıl çalıştı. 1999 Ocak'ından 2000 Aralık sonuna kadar Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.
2001 Ocak ayından beri Milliyet Gazatesinde köşe yazılarına devam etmekte.
1994-2005 yılları arasında Aktüel dergisinde köşe yazıları yazdı.

Basılı Kitapları; “Demirkırat” , “12 Mart”, “Sarı Zeybek”, “Gölgedekiler”, “Hayata ve Siyasete Dair”, “Yağmurdan Sonra”, “Ergenekon” , “Yarim Haziran”, “Benim Gençliğim”, “Köy Enstitüleri”, “Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor”, “Nereye?”, “Uzaklar”, “Yükselen Bir Deniz”, “Savaşta Ne Yaptın Baba?”, “Büyülü Fener”, “Bir Yaşam İksiri”, “Atatürk Aramızda”, “Sedat Alp”, "Kırmızı Bisiklet", “Yıldızlar”, “Duvar”, “Nazım”, “İlk Durak-İETT”, "Özel Arşivinden Belgeler ve Anılarıyla Vehbi Koç", "Yüzyılın Aşkları" .
Can Dündar evli ve bir çocuk babası.

ALINTIDIR
« Son Düzenleme: Mart 05, 2011, 21:01 Gönderen: şebosfer » Kayıtlı

Amélie
..siyah eLbiseli kız || HYY..
Klasik Üye
**

Teşekkür Sayısı 86
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 473



« Yanıtla #5 : Aralık 26, 2007, 18:41 »

İyiki Yaptım

Küçük bir kasabanın 4 ayrı mahallesi varmış.

Birinci mahallede ''EVET AMA'' lar yasıyormuş. Evet ama'lar her zaman ne
yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde
ise''evet ama'' diye yanıtlarlarmış.Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu'da
başkalarına atmakta ustaymışlar.

   İkinci mahallede ''YAPACAĞIM'' lar yaşarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş.
Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış ama yapacakları sırada
şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri
dövülmekten yara bere içindeymiş. Yasamı ertelememek için verdikleri kararı
bile ertelerlermiş.

   Üçüncü mahallede yaşayan ''KEŞKE'' cilerin hayatı algılama güçleri
mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en iyi şekilde bilirlermiş
ama... maalesef her şey olup bittikten sonra.''Keşke'' cilerin de başları
hep kanarmış, duvara vurmaktan !..

   Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise ''IYI
Kİ YAPTIM" lar otururmuş. ''Keşke''ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar,
etrafa hayranlıkla bakarlarmış. ''Yapacağım''lar ''Keşke''ciler ile
birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat
bulamazlarmış. ''Evet ama''lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine,
ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından,günesin erken saatte
doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.

  ''İyi ki yaptım'' mahallesinde ki insanların kusuru da beyinlerinde mazeret
üretme merkezlerinin olmamasıymış. Bu yüzden yasadıkları ortam her zaman
güzel, düzenli ve huzurluymuş.

   Bu hafta hep beraber ''İyi ki yaptım'' mahallesine taşınmaya ne dersiniz ?
 
                                                                                                       Can DÜNDAR
 
 
« Son Düzenleme: Mart 05, 2011, 21:00 Gönderen: şebosfer » Kayıtlı

Amélie
..siyah eLbiseli kız || HYY..
Klasik Üye
**

Teşekkür Sayısı 86
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 473



« Yanıtla #6 : Aralık 26, 2007, 18:44 »

             EĞER...

O’nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz...
     Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin...
     O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...
     sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,
     ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa...
     dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
     hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse...
     elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse,
     kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...
     her şiirde anlatılan O’ysa... her filmin kahramanı O... her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa...
     bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,
     iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...
     iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
     eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız...
     mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
     kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
     özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
     hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız...
     O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse...
     ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse...
     gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;
     bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine...
     uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa...
     dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa,
     nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız...
     kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim...
     gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...
     Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...
     ...o halde bugün sizin gününüz!..
     "Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

                                                                                   Can DÜNDAR
« Son Düzenleme: Mart 05, 2011, 21:00 Gönderen: şebosfer » Kayıtlı

Amélie
..siyah eLbiseli kız || HYY..
Klasik Üye
**

Teşekkür Sayısı 86
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 473



« Yanıtla #7 : Aralık 26, 2007, 18:47 »

Yalnızlığa Alışmalı...

Bavulları hep toplu durmalı insanın...
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vaz­geçmeli...
İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...
Yalnızlığa alışmalı...

Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz borsasının değer kaybeden hisse senet­lerinden biri artık...
Bireyin keşif çağı, geride kı­rık dökük yalnızlıklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.


İşte o yüzden alışmalı yalnız­lığa...
Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir şarkıyla paylaşı­lan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli... Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...
Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...
"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşılmışsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne...
Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kim­se yok" denmeli, "... belki de hiçbir zaman olmaya­cak..."
Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...

Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.
O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...
Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle he­saplaşmaya çalışmalı...
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır ol­malı...
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...

Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
Yollarla barışmalı...
Yalnızlığa alışmalı...
« Son Düzenleme: Mart 05, 2011, 21:00 Gönderen: şebosfer » Kayıtlı

Amélie
..siyah eLbiseli kız || HYY..
Klasik Üye
**

Teşekkür Sayısı 86
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 473



« Yanıtla #8 : Ocak 05, 2008, 00:45 »

KIRLANGICIN ÖYKÜSÜ

Fırtınadan sırılsıklam bir geceye uyuyup, ışıl ışıl bir bahar güneşine uyanınca insan, uzun sürmüş bir kış uykusunun mahmurluğundan silkinmişcesine diriliyor ruhu...
Yorgun bir yılın sonunda, denizin tuzlu dudaklarından öpmeye koştuğum bir sahil kasabasında, elektronik posta kutuma düştü kırlangıcın öyküsü...
Öyle güzel, öyle yalındı ki, yazarını da, kaynağını da bilmemenin riskine rağmen, o 8 - 10 satırdan çocuksu bir masal yapıp, bu yılbaşı, hediye sepetinize koymak geldi içimden...

Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş.
Cesaretini toplayıp penceresine konmuş.
Önce olabildiğince dik durmuş,
Sonra gagasıyla cama vurmuş.
'-Tık... tık tık...'
Çok meşgulmüş adam... öfkeyle cama dönüp bakmış:
'-Kimmiş onu işinden alıkoyan?'
Kırlangıcın minik kalbinde amansız bir heyecan
Kırık sözcükler dökülmüş gagasından...
'-Hey adam, seni nicedir izliyorum.
Sorma nedenini, niçinini,
Ama galiba seni seviyorum'.

Şaşırmış adam,
'-Sen de nerden çıktın şimdi,
Tam aklımı toplayacakken bozdun işimi...'
Şöyle bir tüylerini kabartmış kırlangıç,
ve aklındaki planı çıtlatmış:
'-Aç pencereyi beni içeri al sen,
birlikte yaşayalım ebediyen...
hem sofrada ortağın olurum,
hem evde eğlencen'.
Parlamış adam:
'-Şuna da bakın neler diyor bu...
Haddini bil, hiç kuş insana aşık olur mu?'
'-Soğuklar başladı bak, üşüyorum dışarda.
Alırsan içeri, deva olurum yanlızlığına da...'
Hepten kızmış adam, kovmuş kırlangıcı camın önünden
'-Yürü git işine, yalnızlığımdan memnunum ben
Bükmüş gagasını zavallı kırlangıç,
Uçmuş semaya doğru, kanadı kırık...

Gel zaman git zaman,
kırlangıçın hemen ardından,
bizim adamı pişmanlık basmış:
'-Hay aptal kafam, ben ne halt ettim,
ayağıma gelen fırsatı teptim'.
Sonra teselli etmiş yalnız kalbini:
'-Sıcaklar başlayınca gelir kırlangıcım.
Onu içeri alır yalnızlığımı paylaşırım.
Kış geçip de yaz gelince, yalnız adam başlamış beklemeye...
Ama sevdalısı uğramamış bile bir kere...
Akın akın gelen sürülere sormuş,
Onun kırlangıcından eser yokmuş.
Öyle üzülmüş ki, gidip bilge kişiye danışmış.
Hem kırlangıcı, hem kendi eşekliğini anlatmış
Bilge kişi almış adamın mesajını,
Lakin üzüntüyle sallamış başını:
A benim yalnız oğlum. Ne kadar efkarlansan azdır.
Çünkü kırlangıçların ömrü 6 aydır.

Sırılsıklam bir geceye uyuyup, güneşli bir sabaha uyanınca insan, kabus gibi geçmiş bir yılın, ışıltılı yeni yıllara gebe olduğuna dair inancı tazeleniyor.
Hele yorgun bir yılın sonundaysanız,
denizin tuzlu dudaklarından öpmeye koştuğunuz şirin bir sahil kasabasında, dostların arasındaysanız...
Ve hele, posta kutunuza atılan mektuplar size Bulduğun aşkların kıymetini bil diyorsa..

alıntıdır
« Son Düzenleme: Mart 05, 2011, 20:59 Gönderen: şebosfer » Kayıtlı

sweetgirl
Sebokolik
*****

Teşekkür Sayısı 89
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,261



« Yanıtla #9 : Ocak 12, 2009, 05:00 »

bu adamda gayet başarılı biri...
« Son Düzenleme: Mart 05, 2011, 20:59 Gönderen: şebosfer » Kayıtlı

'' Koşmak istesem de sana hayat beni geri çekiyor.. ''
ozlem35_
Sebokolik
*****

Teşekkür Sayısı 106
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3,388



« Yanıtla #10 : Kasım 23, 2009, 14:00 »

O'nu hatırladıkta başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz... ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin... O'nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O'nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...
sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O'ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,
ve O, her durduğunuz yerde duruyor,
her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp,
hüzünlendikçe ağlıyorsa...
dünyanın en güzel yeri O'nun yaşadığı yer, en güzel kokusu
bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
hayat O'nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü,
O'nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...
her şiirde anlatılan O'ysa... her filmin kahramanı O...
her roman O'ndan söz ediyor, her çiçek O'nu açıyorsa...
bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez
özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,
iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...
iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O'nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın
O olduğunu adınız gibi biliyorsanız... mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O'na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
özlemi, sol gögsünüzún altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız...
O'nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse... ayrılık ölüme,
vuslat sehere denkse...
gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;
bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O'nun yüzü suyu hürmetine...
uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa...
dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim... gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı,
bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...
Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız,
sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...
...o halde bugün sizin gününüz!..
"Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

Can Dündar
Kayıtlı
Lauter Laute
Şebokolik
Daimi Üye
*****

Teşekkür Sayısı 14
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 821



« Yanıtla #11 : Ekim 24, 2010, 20:38 »

Çok severim. Gülümseme Her yazısı ayrı bir yere götürüyor, kitaplarını okudukça "evet tam da söylemeye çalıştığım buydu" diyorum.

"Haydi bir şiir okuyun bugün...

Bunaldıysanız haberlerin aleladeliğinden, sıkıldıysanız şarkıcı dedikodularından, futbol­cu fıkralarından, lotaryayla köşe dönme he­saplarından, bıktıysanız ekranların, sayfaların işportacı ağızlarından gelin, siz de şiire sığı­nın...

...ve hatırlamaya çalışın bir zamanlar nasıl, "ırmak yüklü adamlardık, tuz katarlarının ardınca giden.../ Yağmur bir dua gibi geçerdi pencerelerden/ yetim insan, toprağın vicdanıyla doyardı/ gözyaşlarının gücü vardı eskiden." "


Bu da Uzaklar adlı kitabından..

Ah! yollara çıkmak lazım şimdi... Geride tükenmez krizler, nafile rutinler, virane ilişkiler bırakarak yelkenleri şişirmek lazım... Doldurup bavula ertelenmiş coşkuları, rüzgarları sırtlamak, martıların peşine düşüp asfalt bilmez topraklara koşmak lazım... Serseri bir şişede imzasız bir mektup olup meçhul kıyılara vurmak lazım... Kış bastırdıkça baharın izini sürmek lazım... Unutulmuş paslı bir hançer gibi çekilmek kınından ve yollara sürtündükçe yeniden bilenip ışımak lazım... Ah! gökten yıldız yağıyordur oralarda; dallar hazdan kırılıyordur.Şimdi uzaklarda olmak lazım... 
Kayıtlı

"Hiç kimse barışa tam olarak bir şans vermedi. Gandhi denedi, Martin Luther King denedi ama ikisi de vuruldu."

John Lennon


  Şebnem Ferah.. ♥     
berçelan
Dinamik Üye
*

Teşekkür Sayısı 1
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 121


sana DeLaL demiştim ben bana bunu neden yaptın


Site
« Yanıtla #12 : Şubat 23, 2011, 23:01 »

Evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin...
Sokağa fırlayacaksın...
Sokaklar da dar gelecek...
Tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi...
Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü...
Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
küçüleceksin...
Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan...

"Önemli olan sağlık."
"Yaşamak güzel."
"Boş ver, her şey unutulur."
Sen hiçbirini duymayacaksın...
Gözyaşlarından etrafı göremez hale geleceksin...
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin...
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
"Ölüme çare bulundu" ya da "Yarın kıyamet kopacakmış" deseler başını
kaldırıp Ne dedin?" diye sormayacaksın...
Yalnız kalmak isteyeceksin...
Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
İkisi de yetmeyecek...
Geçmişi düşüneceksin...
Neredeyse dakika dakika...
Ama kötüleri atlayarak...

Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin...
Gittiğin yerlere gitmek...
Bu sana hiç iyi gelmeyecek...
Ama bile bile yapacaksın...
Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın...
Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin...
Hayatinin geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin....
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
Herkesi ona benzetip...
Kimseyi onun yerine koyamayacaksın...
Hiçbir şey oyalamayacak seni...
İlaçlara sığınacaksın...
Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan.
Sadece bir müddet buzlu camin arkasından seyrettiren...
Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek...
Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin...

Uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
Sabahı iple çekeceksin...
Bazen de "Hiç güneş doğmasa" diyeceksin...
Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin

...
Nafile...
Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin...
Her sıçrayarak uyandığında onun adini söylediğini fark edeceksin...
Telefonun çalmasını bekleyeceksin...
Aramayacağını bile bile...
Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek...
Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla...
Yüreğin burkulacak...
Canın yanacak...
Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden...
Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın...
Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret
edeceksin...
Yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin...
Onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek...
Ama bir umut...
Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu...
Bu umut seni gitmekten alıkoyacak...
Gel gitler içinde yasayacaksın...
Buna yaşamak denirse...

**** ]

Razı mısın bütün bunlara...?
Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye...?
O halde âşık olabilirsin

CAN DÜNDAR
« Son Düzenleme: Mart 05, 2011, 20:57 Gönderen: şebosfer » Kayıtlı

DeLaL
Susma birşey söyle biraz olsun yardım et gelemiyorum üstesinden ben bu aşkın tek başıma
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Şebokolik Dergi Haftanın Röportajı/ Rockoza Dergi Haftanın Röportajı