Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ahmet Altan  (Okunma Sayısı 5352 defa) Bookmark and Share
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Léon
Şebokolik
Sebokolik
*****

Teşekkür Sayısı 141
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 5,720


Draw your swords.


« : Nisan 16, 2010, 19:00 »

1950 yılında dünyaya geldi. Gazeteci yazar Çetin Altan’ın iki oğlundan biriydi. Bir süre Robert Kolej’e devam ettikten sonra Ankara Koleji’nde eğitimini sürdüren Altan, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni kazandı. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı ayrılmak zorunda kaldığı ODTÜ’den sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. Altan’ın Nokta dergisinde başladığı köşe yazarlığı serüveni Hürriyet ve Güneş gazeteleri için yazdığı günlük yazılarla devam etti.
İlk edebi eserini yirmi yedi yaşında kaleme alan Altan, iki kişilik bir piyes yazmıştı: “Paltolu Donkişot”. 1982 yılında da "Dört Mevsim Sonbahar" adlı romanını yazmaya başlayan Altan’ın romanı o dönem yayıncılık da yapan Müjdat Gezen’in yayınevinden çıktı. Bu dönemde askerlik görevi için Tuzla’ya giden Altan’ın ilk romanı, Akademi Kitabevi Roman Büyük Ödülü”ne lâyık görüldü. Altan kısa bir süre sonra büyük bir eleştiri yağmuruna tutulacak ve hatta müstehcen olduğu gerekçesiyle hakkında toplatılma kararı da çıkacak “Sudaki İz” adlı romanını yazdı. İlk haftasında iki baskı yapan kitap listelerde ilk sıraya yerleşti ve üç ay içinde 9 baskı (45 bin satış) yaptı. Fakat yayımlandığı tarihten dokuz ay sonra toplanması yönünde karar çıktı. İki yıl süren yargılama sonrasında müstehcen bulunduğu için imhasına karar verildi ve roman, kesinleşmiş mahkeme kararının da içinde yer aldığı sansürlü bir basımla yeniden yayımlandı.

Ahmet Altan 1991'de üçüncü romanı olan “Yalnızlığın Özel Tarihi”ni yayımladı. Mutsuz insanların arayışlarıyla dolu hayatını anlatan kitap büyük ilgi gördü.

1995 yılında Milliyet Gazetesi’ne geçen Altan, Neşe Düzel ile birlikte TV için “Kırmızı Koltuk” isimli bir program hazırlamaya başladı. Ancak siyasi nedenlerden dolayı program yayından kaldırıldı ve Altan programdaki sert söylemleri nedeniyle bir buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı. Milliyet Gazetesi’nin ardından köşe yazarlığı Yeni Yüzyıl gazetesinde devam eden Altan, sakin bir üslup kullanmıyor, siyasi konulardaki düşüncelerini rahatça dile getirmesi dışında provokatör bir rol oynuyordu. Altan aynı yıl denemelerden oluşan bir kitapla okuyucunun karşısına çıktı: “Gece Yarısı Şarkıları”. Kitaptaki denemeler, bireyin iç çatışmalarını, çelişkilerini, zayıflığını ve gücünü, tutkularını, çılgınlıklarını ortaya koymaktaydı ve 15 baskı yaparak Altan’ın yazarlık kariyerini yeniden taçlandırdı. “Kadınları anlayan yazar” olarak anılan Altan’ın kitapları özellikle bayan okuyucular tarafından büyük ilgiyle karşılanmaktaydı.

1996 yılında “Tehlikeli Masallar” isimli romanıyla okuyucuyla buluşan Altan, bu romanında vazgeçilemeyen bir eski sevgiliyle, yeni bir sevgili arasında gidip gelen bir yalnızın öyküsünü anlattı ve ustaca kurgusuyla Tehlike Masallar o yılın en çok okunan romanlarından biri oldu. Roman tam yüz binin üstünde satış yaptı. Altan çok geçmeden ikinci deneme kitabı olan “Karanlıkta Sabah Kuşları” nı okuruna sundu. Bu kitabında ise toplumun acılarını, öfkelerini ve tutkularını dile getiriyordu. 1998 yılında Altan bir neo-klasik olarak nitelendirdiği 'Kılıç Yarası Gibi' romanını okurlarıyla buluşturdu. Romancılığında yepyeni bir aşama olarak nitelendirilen “Kılıç Yarası Gibi”, insan ilişkilerini, duyguları ve aşkı derinlemesine işleyen bir romandı.

Altan’ın 2001 yılında yayımladığı "İsyan Günlerinde Aşk" isimli romanı elli bin baskı yaparak piyasaya çıkmıştı. “Kılıç Yarası Gibi” adlı romanının devamı niteliğinde olan romanda 31 Mart Vakası’nı ele alan Altan, çok satan kitaplarına bir yenisini daha eklemişti.

Altan daha sonra sırasıyla Kristal Denizaltı, Ve Kırar Göğsüne Bastırırken, Aldatmak ve En Uzun Gece isimli romanlarını hayranlarıyla buluşturdu. Halen gazetecilikle birlikte roman yazarlığına devam etmektedir.
Kayıtlı
ozlem35_
Sebokolik
*****

Teşekkür Sayısı 106
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3,388



« Yanıtla #1 : Nisan 20, 2010, 18:27 »

Sevmiyorum..
Bırkaç kitabı varmış kütüphanemde geçenlerde farkettim.. üni ilk yıllarımdan kalmaydı onlarda geri dönüşüme attım. 
...
Kayıtlı
Finally Free
Forum Ekibi
Sebocu
*****

Teşekkür Sayısı 42
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1,664



« Yanıtla #2 : Nisan 20, 2010, 19:20 »

Kendisine, köşe yazılarından ve tv programlarından kalan sonsuz antipatim yüzünden, herhangi bir kitabını elime almışlığım yoktur.
Sevmeyenlerdenim.Elimde değil Masum
Kayıtlı

If I could have my wasted days back
Would I use them to get back on track?
Stop to warm at karmas burning ,
Or Look ahead, but keep on turning.
Léon
Şebokolik
Sebokolik
*****

Teşekkür Sayısı 141
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 5,720


Draw your swords.


« Yanıtla #3 : Haziran 29, 2010, 00:00 »

İlişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları.
Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları. Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı. Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi. Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa.Evet, sevdiğimiz hasta biri. Evet, bu ilişki hastalıklı. Ama bunu ne önemi var. Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine...
Benim de o kristal denizaltıya binmişliğim var.
Süt buğusu gibi solgun maviliğin yayıldığı ıssız bir sabah vakti, dönüp dönmeyeceğini bimediğin bir yolculuğa çıkmak için ürpertilerle binip, kapaklarını kapatırsın.
Eğer dönersen başka biri olarak döneceksindir yolculuğundan.
O denizaltı bir yere gitmez.
Giden sensindir.
O denizaltının içinde tuhaf bir yolculuğa çıkarsın, o yolculukta gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini hiçkimseye anlatamazsın, senin anlattığını kimse anlamaz çünkü.
Onlar da vaktinde o yolculuğa çıkmış olsalar bile, kimse kimsenin yolculuk hikâyesini kavrayamaz.
Kristal denizaltının çevresinden geçip de senin içerde yaptıklarını görenler şaşarlar sana, şaşılacak şeyler yaparsın gerçekten.
O denizaltıya binenler kendilerini bile şaşırtacak davranışlarda bulunurlar.
Bir orospuya aşık olmaktır o denizaltıya binmek.
Bir serseriye tutulmak.
Bir çılgının peşinden gitmek.
Bütün hayatını bir bencilin yanında geçirmek istemektir.
Geleceğini, bir dakikasını bile kendine ayırmadan, verdiğin armağanın değerini belki de hiç bilmeyecek birine vermeye hazırlanmaktır.
Seni seyredenler hastalığını düşünürler.
'Hastalıklı ilişkiler' tanımlamasının içindesindir artık.
Denizaltının dışındakiler, seni iyileştirmek için sana bağırırlar, nasihatler verirler, yardım etmeye çabalarlar.
Seslerini duyar ama yalnızca gülümsersin.
Fuzuli'nin şiiridir artık senin duyduğun:
'El çek ilacımdan tabib...'
İyileşmek istemezsin.
Yalnızca, seni hastalıklı insanların arasına atanı değil hastalığı da sevdiğini kim bilebilir ki seni seyredenler arasında.
Sen artık Zelda'ya tutulan Fitzgerald, Wagner'e tutulan Cosima'sındır.
Kulağına sesler gelir.
- Senin sevdiğin çirkin bir kadın, o adam bencil, güvenilmez biri senin güvendiğin, hastalıklı bir ilişki bu.
Gülümsersin.
Onlara şöyle demek istersin:
- İlişkinin hastalıklı olması önemli değil ki, önemli olan iki kişinin hastalığının birbirine, biribiri için yaratılmış iki parça gibi uyması.
Zaten hastalıklı bir ilişkinin olabilmesi, insanın o kristal denizaltıya binip bilinmez yolculuklara çıkması için, birbirine tutulan iki kişinin değil, onların hastalıklarının birbirine değmesi, o hastalıkların kıvrımlarının denk gelmesi gerekir.
Seyredenler, hastalıkların uyduğunu görmezler.
Onların gördüğü birbirine uymayan iki kişidir.
Çirkin bir erkek ve güzel bir kadın gibi, fedakâr bir kadın ve çıkarcı bir erkek gibi, sevecen bir erkek ve sinirli bir kadın gibi iki benzemeyen insanın aynı denizaltının içinde acılarıyla ve mutluluklarıyla tuhaf bir seyahate çıkmasına şaşar insanlar.
Sorarlar kendi kendilerine:
- Neden bu iki insan aynı kristal denizaltının içinde.
Cevap çok basittir aslında:
- Çünkü onların hastalıkları birbirine uyuyor.
O kristal denizaltıya binmişliğim var.
Hastalıkları hastalıklarımın kıvrımlarına uyanlara rastlamışlığım var.
Fuzuli'nin mısraını mırıldanmışlığım var:
- El çek ilacımdan tabib...
İtiraf edeyim ki, ilişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları.
Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları.
Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı.
Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi.
Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa.
Evet, sevdiğimiz hasta biri.
Evet, bu ilişki hastalıklı.
Ama bunu ne önemi var.
Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine.
Hangi sağlıklı ilişki böyle ateşler içinde yanabilir ki, hangi sağlıklı ilişki benim gördüğüm rüyaları görebilir ki, hangi sağlıklı ilişki böyle sancıyabilir ki.
Ateşlerle yanarak, sancılarla kavrularak, çılgın rüyaların içinde kıvranarak, kristal denizaltımda hastalıklı ilişkilerin içinde seyahatlere çıktım.
Gezdiğim sıcak sahillerin büyücüleri bana hep aynı şeyi söyledi.
- Önemli olan onun sana uyması değil,önemli olan onun hastalığının senin hastalığına uyması.
Dolaştığım tarih sayfaları, aşk bölümlerinde hep 'hastalıklı' ilişkileri anlatıyordu, kayda geçmeye değer olarak yalnızca onları bulmuştu.
Brahms Clara Schuman'a böyle tutulmuş, Yesenin İsodora Duncan'a hayatını böyle armağan etmişti.
Onlar birbirlerine uymuyordu.
Uyan, hastalıklarıydı.
Solgun bir sabah vakti kristal bir denizlatıya biner hayatın derinliklerine gidersiniz.
Dönüp dönmeyeceğinizi bilmeden.
Dönerseniz başka biri olarak dönersiniz.
Kristal bir denizaltıya binmişliğim var.
Ateşler içinde kıvrandığım.
Ve sizin ateşler içinde kıvrandığınız.
Hiç iyileşmek istemediniz.
En iyileşmek istediğiniz, iyileşmek için yalvardığınız zamanlarda bile istemediniz iyileşmeyi.
Bir kristal denizlatıya binip gittim bir gün.
Garip rüyalar gördüm.


--Kristal Denizaltı--
Kayıtlı
berçelan
Dinamik Üye
*

Teşekkür Sayısı 1
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 121


sana DeLaL demiştim ben bana bunu neden yaptın


Site
« Yanıtla #4 : Şubat 16, 2011, 23:30 »

sadece bir kitabını okumak kısmet oldu ama yetti bana seviyorum ben
Kayıtlı

DeLaL
Susma birşey söyle biraz olsun yardım et gelemiyorum üstesinden ben bu aşkın tek başıma
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Şebokolik Dergi Haftanın Röportajı/ Rockoza Dergi Haftanın Röportajı